|
Çizgi Romanın Tanımı ve Tarihsel Gelişimi
2. BÖLÜM
UZAKDOĞU
KÜLTÜRÜNÜ VE SANATINI ETKİLEYEN DİN VE FELSEFE AKIMLARI
2.1
Geleneksel Din: Şinto
Budizm
Uzakdoğu’ya yayılmadan önce Çin’de ve Japonya’da inançlara
yön veren tapınma sistemi, bu ülkelerde ulusal din olarak
da kabul edilen Şintoizmdir. Şinto kelimesi Çince iki
sözcükten; “shin” (tanrı) ve “tao” (yol)’dan gelir.
Şinto dini daha öncelerde de varolmasına karşın yazılı
metinlerde Şinto ismi 6. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır.
Şinto, bir tür çok tanrıcılık (politeizm, panteizm)
yolu, yalnızca belli tanrılardan oluşan tek bir tapınak
değil, toplumun (soyun) tüm ölmüşlerini içine alan geniş
bir tarih birikimi olarak tanımlanmaktadır. Japonya’da
kutsal sayılan ölmüşlere “Kami”1
(ruh) denilmektedir. Bu tam olarak türkçeleştirildiğinde
“üstün insan“ kavramına ulaşılır. Bozkurt Güvenç, Japonya’da
her evde bulunan, günlük duaların edilmesi için kullanılan
“Butsudan” (Buda rafı)’ndan bahsederken, “kami”lerle
ilgili bir incelemesini şöyle sunmuştur;
“Butsu-dan belki de yanıltıcı bir addı. Kutsal “Buda-rafı”
anlamına geliyordu. Oysa Vakō ailesinin tüm atalarını(daha
doğrusu ölmüşlerini) simgeleyen bir kami-dana (evdeki
dua, kutsal ata köşesi) idi. Aslında temiz giysiyle
yapılan bu bağlılık ve saygı törenseli, Budist töreninden
çok Şinto (geleneksel halk) töresine uygundu. Kültür
olgusunun birleştirici gücü ve büyüsü, en eski halk
inancı olan ataya tapma uygulamasını Buda rafı ile bir
güzel bütünleştirmişti. Çiftçi Vakō San, güne başlarken
atalarını saygıyla selamlıyor, onları onurlandırıyor,
günlük çalışma ve çabalarında atalarından kendisine
ve ailesine yardımcı olmalarını istiyordu. Evdeki kutsal
dolap mahalledeki türbe ya da “jinja”, ulusal parktaki
en büyük Şinto anıtları önünde de yapılsa, bu duanın
özü bir “ataya tapma” törenseli idi. Dua edilen, sığınılan
varlık ailenin ölmüşleriydi. Soyun toplumun kendisiydi.”
(Güvenç, 1980:98-99)
Japonya’da
ve Çin’de kami’lerin sayısını hesaplamanın olanaksız
olduğu düşünülmektedir. Bunun sebebi Şinto dininde doğa
olaylarının doğal yaşantının ve sosyal yaşamın bile
tanrılarının olduğuna inanılmasıdır. Bu nedenle kami’lerle
ilgili inanç ve uygulamaları içine alan geleneklerin
tümünü Japonlar kısaca “Şinto” (tanrılar yolu) olarak,
Çinliler ise “Taoculuk” olarak adlandırmaktadır.
Budizm’in yayılmasıyla
Şinto dini ile Budizm arasındaki ilişkiler her iki dini
de değişikliğe uğratmıştır. Bu değişiklik Budizm’in
içine bazı Şinto tanrılarının alınmasıyla gerçekleşmiş,
Şinto’nun dinsel uygulamaları, aynı Budizm’de olduğu
gibi, içsel aydınlanmaya ulaşabilecek yöntemler olarak
görülmüş, bu iki inanç sisteminin aynı gerçekliğe ulaşmadaki
iki farklı ifade biçimi olduğu ileri sürmüştür.
>>
2.1.2 Buda ve Budacılık
Buda veya Budizm adı
verilen din M.Ö. 6. yüzyılın ikinci yarısında Hindistan’ın
Nepal bölgesinden dünyaya yayılmıştır. Kurucusu Siddharta
Gautama ya da Sakyamuni olarak bilinen kişinin İ.Ö.
536-483 yılları arasında yaşadığı varsayılmaktadır.
Budizm Hindistan’dan Hindiçin’e buradan Çin’e ve Kore
üzerinden de Japonya’ya ulaşarak tüm Uzakdoğu’ya yayılmıştır.
Budizm’in kurucusu
genç Siddharta’nın hayatı günümüze mitlerle ulaşmaktadır.
Bu mitlere göre öz olarak zengin ve rahat bir hayat
yaşayan genç bir prensin acı, yaşlılık, hastalık ve
ölümle tanışarak mutlu yaşantısını terk etmesi ve aydınlanma
yolunda ilerlemeye başlaması anlatılmaktadır. Mitlerin
günümüze getirdiği bu hikayenin doğruluğu tartışılsa
da Buda’nın bundan binlerce yıl önce yaşamış bir bilge
olduğu görmezlikten gelinmemektedir. Budizm’in öğretileri
pek çok araştırmacı tarafından kategorize edilmiştir
fakat dayanılan temel nokta; aydınlığa (nirvanaya) ulaşmanın
yaşamın amacı olduğu ve tüm evrenin sürekli dönüşüm
içinde olduğu (yaşam-ölüm ve reankarnasyonla tekrar
dünyaya dönme) kuramı değişmemektedir. Buda aydınlanma
yolunun açılması için yaşamdaki acıların kaynağı olan
arzulardan kurtulmak gerekliliğini ortaya koymaya çalışan
öğretiyi yaymaya çalışmıştır. Aydınlanma sonucunda elde
edilen bilgiler değil, aydınlanma yöntemi en önemli
öğretilerin başında gelmektedir.
Budizm’in Uzakdoğu’daki
gelişimi sırasında Batı’daki Hıristiyanlık mezheplerini
anımsatır şekilde tarikatlara bölünmüştür. Budizm bu
öğreti bölünmesiyle ilk yüzyıllardan başlayarak geleneksel
halk dininin inanç, uygulama ve toplumsal işlevlerle
(cenaze veya evlilik törenleri gibi) uzlaşmış ve yorumlanmıştır.
Uzakdoğulular dini de gelenekselleştirmiş, Şinto ve
Budizm’i aile dini (yani gelenekçi din) olarak benimsemişlerdir.
En yaygın Budizm türü ya da mezhebi olan Zen Budizm’i,
Uzakdoğu insanı tarafından yorumlanmış Buda inancına
en iyi örnek olarak gösterilebilir. Bozkurt Güvenç “Japon
Kültürü” adlı eserinde kendisine anlatılan bir mezarlık
ziyaretinde yapılan töreni şöyle yorumlamıştır;
“Bu törende, Ataya tapmanın değişen ve süreğen kalıntılar
görülmektedir. Atadan aslında fazla bir şey beklenmiyor
ama aile üyeleri birlik ve dayanışmalarını Baba ruhu
çevresinde sürdürüyorlar.
Uzakdoğu insanı Budizm’i ve Şintoizm’i kabul etmiştir
ve halâ bir aile geleneği gibi kabul edilen bu iki inanca
bağlı kalmaktadır. Bunun yanı sıra istatistiksel araştırmalara
göre kişisel dinlerinin olmadığını söyleyen bir toplum
olarak inançlara, ilkelere ve yaşama kutsalmış gibi
saygı göstermektedirler.” (Güvenç,1980:113,114)
Hindistan’dan
sonra hızla Uzakdoğu’ya yayılan ve yönetici sınıfın
da desteğiyle yaygınlaşan Budizm, düşünce ve inanışları
etkileyerek bu geniş alanın kültür ve dini değerlerinin
ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu bölgedeki
kültürel ve sanatsal gelişimi daha iyi anlayabilmek
için Zen Budizm’inin de çok iyi anlaşılması gerekmektedir.
>>
2.1.3 Zen Budizm’i
İlk olarak Hindistan’da
Buda’nın yaşamı ve öğretileri çevresinde oluşan Budizm
dininde aydınlığa ulaşmanın yolu, dünya gerçekliğiyle
verilen mücadeleden ve birçok yaşamsal zorluğa katlanmaktan
geçmekteydi. Kaynağı yine Hindistan’a dayanan fakat
Uzakdoğu’da yaygın olarak benimsenen Zen Budizm’i ise
aydınlanmaya doğrudan yardımcı olmayan her türlü yükten
kendini kurtarmıştır. Watts’a göre, (1998, 107) başka
bir tanımla Zen inanışı Budizm’in özünü yakalamış ve
etrafındaki ayrıntılardan arınmıştır. Zen inanışında
kutsal yazılara, Buda heykellerine veya dinsel gereçlere
önem verilmemesinin sebebi böyle açıklanabilir. Allan
Watts bu konuyu şöyle ifade etmiştir;
“İşin güzel yanı şudur ki, Zen’i sadece duymak değil görmekte
mümkündür. ‘Yüz defa anlatmaktansa bir defa göstermek
evladır’ deyişine göre, Zen’in kendisini sanatta bulan
ifadesi, onu anlamanın en dolaysız ve doğrudan yolunu
verir. Zen’in yarattığı sanat tarzlarının diğer Budist
sanatlarda olduğu gibi sembolik olmayışı da onun bu
özelliğini daha da güçlendirir.” (Watts,1998:221)
Zen inancı
aynı zamanda, evrenin döngüsünde tüm yerküreyi evi olarak
benimseyen bireyi çevresiyle bütün olarak algılayan
bir düşünce sistemidir.
2.2
Zen Budizmi ve Resim
Uzakdoğu
toplumları arasında Çin, tarihi 5000 yıla uzanan ve
günümüzde aynı topraklar üzerinde yaşamaya devam eden
bir toplumdur. Çin’in köklü geçmişi ve sanatı, çevresindeki
çoğu ülkeyi etkilemiş ve bu toplumlar arasında kültür
bağlantıları oluşmuştur. Budizm’in Hindistan ve Çin
üzerinden tüm Uzakdoğu’yu etkisi altına almasıyla bu
bölgede sanat ve kültür öğeleri de benzerlik göstermeye
başlamıştır. Kültür ve sanat açısından, Çin, Kore ve
Japonya Budizm’den etkilenmiş ve bu inanç sistemi sanatın
vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir.
Sanatında asıl
devrimini Budizm’le gerçekleştiren ilk Uzakdoğu toplumu
Çin’dir. Budizm’in hızla yayılması ve benimsenmesi Çin
sanatında çok etkin bir rol almasına yol açmıştır. Çin
sanatının başlangıcına dair edinimler çok az olsa da
tunç dökme konusundaki ustalıkları ve eski tapınaklarda
kullanılan tunç kapların İsa’dan önce birinci bin yılına
ait olduğu sanılmaktadır. Resim ve heykel sanatı ise
bu kadar eskiye dayanmamaktadır.
Çin sanatının
etkileri bir süre sonra Zen Budizm’inin de yansımaları
olarak Kore ve Japonya kültürlerini de etkilemeye başlamıştır.
Kore ve Japonya gibi diğer Uzakdoğu ülkelerinin (Singapur,
Tayvan, Tayland) sanat eğilimleri de Çin Budist kültürü
etkileriyle gelişmiştir. Budist inancın sanata yayılması
E.H. Gombrich tarafından şöyle ifade edilmiştir;
“Budizm, sanatı, sanatçıya yalnızca yeni konular esinletmekte
değil, resme büyük bir yenilik sokarak da etkiledi.
Ne eski Yunanistan’ın, ne de Rönesans’a dek Avrupa’nın
tanıdığı biçimde, sanatsal buluşlara taparcasına bir
saygıyı sokarak. Çinliler, ressamı da esinlenmiş ozanla
aynı düzeye koyarak, resim sanatını önemsiz bir iş saymayan
ilk halk olmuştur. Doğu dinlerine göre, hiç bir şey,
doğru bir biçimde düşünceye dalmaktan veya başka bir
deyişle, derinlemesine düşünceye dalmaktan daha önemli
olamazdı. Düşünceye dalmak ise, aynı kutsal gerçeği
saatlerce düşünerek tartıp biçmek, akılda bir düşünceyi
saptamak ve hiç dalgınlığa düşmeden onun tüm yönlerini
irdelemek demekti.” (Gombrich,1986:108)
Uzakdoğu’da
yaratılan sanat eserleri, diğer Budist sanatlardaki
sembolik arayıştan ve betimleme tarzından daha farklıdır.
Bu fark Zen Budizm’inin yarattığı dünyevi ve insancıl
anlatımcılıktır. Daha önce de belirtildiği gibi, Budizm
ve Zen Budizm’i insanı doğadan farklı ve yabancılaşmış
bir parça gibi görmez. O dönemde Buda çevresinin rahiplerinin
(Resim 28) veya Buda’nın gerçeğe çok yakın resimleri
ve heykelleri yapılmıştır.

Resim 28. Bir keşiş başı, Çin’de
I-chou’da bulunan sırla kaplı bir heykelden ayrıntı
(olasılıkla İ.S .1000 yılı dolaylarında yapılmıştır).
Zen sanatları
temelde gerçeğe bağlı kalan bir betimleme tavrını benimsememektedir.
Resim sanatında ortaya konan sanat eseri sadece bir
doğa betimleyişi değil, kendisi doğanın bir eseri olarak
algılanmaktadır. Buradan çıkarılacak anlam sezgisel
ve rastlantısal bir tekniğin kullanıldığıdır. Fakat
bu rastlantısal sanat yaklaşımı kesinlikle Zen resminin
şansa bırakıldığı ve sanatçının eylemini ikinci plana
atan bir yaklaşım değildir. Sanatçı denetiminde, kendiliğindenlik
ve disiplin iç içedir. Alan Watts bu konudaki yaklaşımlarını
şöyle ifade etmektedir;
“Batı sanatında biçimler dini ve felsefi gerçeklerden
ortaya çıkar. Burada ruh doğadan ayrıdır... Ve yukarıdan
inip hareketsiz ve inatçı maddelerin üzerinde, zeki
bir enerji olarak çalışır. İşte Malraux sanatçıdan bahsederken
her zaman etrafını “fetheden” olarak, bu yüzden bahseder.
Keşiflerin ya da bilim adamlarının dağları veya uzayı
fethetmekten bahsetmelerine benzer bir ifade şeklidir
bu. Bir Çinli ya da Japon’a bunlar ilginç ifadeler olarak
gelecektir. Çünkü dağa tırmanıyorsanız eğer, bu eylemde
dağın da en azından ayaklarınız kadar rolü vardır, yukarıya
doğru çıkmanızda dağ da pay sahibidir. Resim çiziyorsanız
eğer sonucunun belirlenmesinde, sizin kendi eliniz kadar,
fırçanın, mürekkebin ve kağıdın da etkili olduğu bir
gerçektir.” (Watts,1998:222)
Budizm ve Zen
sanatlarının ifade edilişinde (ağırlıklı olarak Çin,
Kore ve Japonya’da) en iyi yaklaşım resim ve şiirde
gözlenmektedir. Bu bölgelerde yazı karakterleri piktografik
biçimde uygulandığı için resim sanatına benzerlik gösteren
yanları bulunmaktadır. Bu nedenle bilgin, ressam ve
şairlerin eylemleri birbirlerine çok uzak görülmemektedir.
Budist inancına çok yakın olan bir tür kaligrafik resim
tarzı söz konusudur ve beyaz kağıda ya da ipek üzerine
uygulanmaktadır. Fırça ve siyah mürekkep dönemin sanatçıları
için mükemmel ve vazgeçilmez bir araçtır. Bir Budist
şair veya rahip aynı zamanda usta bir kaligrafi sanatçısıdır.
Fırçanın yumuşak kılları ve kağıda yumuşak dokunuşları
sayesinde, duraklatmadan yazı ve resim oluşturulmaktadır.
Japonların bu resim tarzına verdikleri isim “Sumi-e”dir.
Sanatçılar arasında büyük ayrımların olmadığı konusu,
resim yapılacak yüzey üzerine önce şiirin yazılıp daha
sonra da resmin yapılmasıyla örneklenebilir. Bozkurt
Güvenç bu konuda şu açıklamada bulunmuştur;
“Yazı fırçayla yazılır, resim fırçayla yapılır, imza fırçayla
atılır, ipekli dokuma fırçayla boyanır. Japon şiiri
salt bir ses-söz sanatı olmaktan çok bir yazı-fırça
sanatıdır. Şiir söylenmez yazılır, dinlenmez okunur.
Gözle varılır şiirin tadına.“(Güvenç 1980,124)
Sumi-e ve daha
öncesinde Çin’de yapılan “Sung” manzara resimlerinde
kompozisyonu oluşturan en önemli etken, resimde boşluğun
kullanılmasıdır. Boşluk kullanımı; boyanmamış fonun
değil, resmin boyanmış kısmının parçası olarak ifade
edilmektedir. (Resim 29,30,31)
“Sanatçı sadece
bir köşeyi doldurarak, resmin tüm zeminini canlı bir
havaya büründürür. Özellikle Ma-Yuan neredeyse “boyamadan
boyamak” denilebilecek olan ya da bazen Zen’in telsiz
ud çalmak diye adlandırdığı bu tekniğin üstadı olarak
kabul edilmektedir.İşin aslı şeklin boşlukla nasıl dengeleneceğini,
daha da önemlisi, kişinin ne zaman yeteri kadar konuştuğunu
anlamasında yatmaktadır. Çünkü Zen doldurma işlemiyle,
açıklamayla ya da entelektüel yorumlarla ne estetik
ne de Satori etkisini bozmaz. Daha da ötesi figür boş
alanıyla öylesine iç içe bir ilişkidedir ki, dışarıya
“harika boşluk” duygusunu verir ve buradan da olay aniden
ortaya çıkar.” (Watts 1998:227)

Resim 29. Zen halkası, Ashigaka
Shizan, - Resim 30. Sumi-e, Chingyu Daikoku, 1743-1822.
1859-1959.

Resim 31. Sumi-e, Shohaku 18.
yüzyıl 122x51 kağıt üzerine siyah mürekkep.
Uzakdoğu resim
sanatı konu, renk ve kompozisyonları açısından Zen Budizmi
öğretilerinden yola çıkarak asıl şeklini almıştır. Çin
veya Japon resimlerine bakıldığında manzara, figür veya
kaligrafiden çok Zen felsefesi görülür. Uzakdoğu’da
Zen Budizm’inin yoğun etkisi altında sanat eserleri
ortaya konmuş ve bu yoldan etkilenen her sanat dalı
kendi tarzında kendi dünya görüşünün dolaysız ve canlı
bir ifadesini vermiştir.
Uzakdoğu Kültüründe
'Japonya Örneğinde' Çizgi Roman Sanatının Gelişimi ve
Bir Çizgi Roman Denemesi Elif VAROL tarafından hazırlanmış.
Alpin ve Blue tarafından düzenlenmiştir.
|